24 Kasım.

bir yağmur, aniden,
çarptıkça hüzün veren,
çarptıkça özlem…

boş odalar,
boş sokaklar,
arabalar, otobüsler, mağazalar, sinemalar…
bu şehir boş bir karanlık artık
sensiz gökyüzünde yıldızlar, ay renksiz
yeryüzü uzak, nefesim sessiz…

bir veda sahnesi, rüzgar gibi
her estiğinde kesen
kıyan, kavuran

damlalar dindi, aniden,
sustukça hüzün veren.
sustukça seni özledim ben…

Mühendis.

…peki mühendisin yaptığı iş nedir?
İnsanoğlunun tabiatında istemek, arzulamak vardır. İnsandan insana değişebildiği gibi, tarih sahnesini irdeleyerek bazıları için genelleme yapmak da mümkündür; çünkü hepsi belli temel içgüdülerin hayata aktarımıdır. Sırayla; yaşamak, güvende olmak yani kontrolü elinde bulundurmak ve o güven içinde sonsuz olmak yani ölümsüz olmak şeklinde çok genele indirgenebilir bu güdüler. Mühendis, işte tam bu noktada, insanın yaşadığı ortama ve çevresine dair duymayı arzuladıklarını -duymak burada duyu organları ile yapılan eylem anlamında kullanılıyor- inşa eden, hayata geçiren, talebe arz eden, soruna çözüme sunan kişidir. Dolayısıyla duyduğunu tetkik etme aşamasında sorunu ya da arzulananı irdeleyen mühendis bir sonraki aşamada da çözümü ya da arzı üretir.
Mühendis duyduğunu tetkik eden ve ulaştığı tespit doğrultusunda inşa eden kişidir.

Mektuplar.

Mektupları özledim. Aslında hiç gerçek bir mektup yazmışlığım yok, ama özledim. Ne kadar çok kelime tüketiliyor internette, cep telefonunda…Oysa ne güzelmiş kağıt üzerindelerken. Bugün bir sürü kağıt buldum, üzerleri paha biçilemez kelimelerle dolu. Tam olarak mektup gibi değil bir kısmı ama yine de bambaşka bir kokusu var. Hiç bu kadar gülümsememiştim son zamanlarda. Birini buraya eklemiştim ama çıkardım şimdi, hata yaptığımı gördüm. Bu denli özel, öznel kelime dizileri burada olmamalı; burası değil ait oldukları yer.
Mektup yazasım var çok. Dökesim, dökülesim var. Bu yüzden burayı çok sık kullanmaya başladım galiba. Bir yazdığımı bir daha yazıyorum, ekliyorum, kesiyorum, kaldırıyorum. Pff
garip bir şey olmaya başladı bu blog, ya da ben…Defterlerim de çok farklı değil aslında. Kendi kendime karalıyorum sayfaları, öylesine. Anlam teşkil eden ses toplaşmalarından daha ziyade hıçkırığını duyurmaya çalışan bir çocuğun gözyaşları gibi kelimelerim. Belki de kağıtlara ağlamak yerine yastığa yazmayı tercih etmeliyim.
Kurtardığım kurşunlar ile de ruletteki şansımı arttırabilirim hem.

Sevgili sevgilim,
Sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım…Bıdı bıdı bırt…

Müzik.

Şu an isimlerini vermek istemediğim ama hangileri olduğunu gayet iyi bildiğiniz düşüş şarkılarının söz yazarları, onları besteleyenler ve söyleyenler, sizlere sesleniyorum!

Yaşadıklarımı, hikayemi çalıyorsunuz heybemden! Yeter! O şarkılar benim! O hayaller, o gözyaşları benim! O aşklar, o kırıklar benim! Ben güldüm, ben ağladım, hepsini ben hissettim!
Beni benden çalıyor, dağıtıyorsunuz!
Durun artık!
Beni darmadağın ediyorsunuz…
Durun artık…
Canımı yakıyorsunuz…
Durun artık…



Laneti midir müzik insanoğlunun?

Hatırlar mısın?

Yitirdim. Geride dört duvar, bir çatı, bir de sallanan koltuğumuz verandada. Raflar yıkılmış, kitaplar paramparça.

Nasıl da özenirdik oysa hatırlar mısın birer birer ayıklamıştık aynılarını taşınırken, uzaktaki bir okula göndermiştik. Her türe ayrı tarz kitaplık, özel serilere özel raflar, özel yazarlara özel bölümler… Her fuardan yenileriyle gelirdik sonra sabaha kadar sığdıracak yer arardık. Sonra dayanamaz birini alır okumaya başlardık. Ne güzel okurduk sarmaş dolaş hatırlar mısın, ne güzel uyurduk sonrasında.

Bir melek fotoğrafımızı çekmişti biz uyurken hatırlar mısın, sırt sırta ama yine birbirimize dokunmaya çalışırken.

Yitirdim. Dört duvar, bir çatı, bir de sallanan koltuğumuz verandada.

Az ileride bir mezar. Açık kahve Toprağına yeşil Yapraklar düşmüş. Taşta bir not, “Daha kalıcı bir iyilik için…”

Mâi bir çiçek dikmiştin mabedime, hatırlar mısın?