Birdenbire.

“Sevmiyorum yahu herkesi sevmek zorunda mıyım?” dedim.

Vurguyu cümlenin sonuna tekabül ettirerek soru işaretini de pekâlâ seslendirdim. Biraz lüzumsuz oldu lâkin asabiyet mevzu bahis. Bir sezaisyan atarında olmasa da gayet keskin sirkeyim. Küpümle de pek aram yok zaten, hiç ipim değil.

O ise öte yandan hiç oralı olmadı. Gülümsedi, ya da bana öyle geldi. Ben katiyetle küpüm kırılır, kırıklar daha yere düşmeden oramı buramı keser, sonra da akan kan giydiğim en beyaz gömleği cihan harbi haritasına çevirir diye bekliyordum. “Evet,” dedi “herkesi sevmek zorundasın.” Noktası, virgülü, vurgusu, nefesi, her şeyi yerli yerindeydi. Yanıt net, cümle temizdi.

Anladım; manzaranın tamamını göremedim ama biraz anladım. Ayırdına vardığım cehâletim kalbimi kırdı. Özür diledim. Evet, bunların hepsi aynı anda oldu, ya da ansızın.