Şimdilik.

Birçok kalemlerim var. Kalemlerimi sever ve özlerim. Hep yanımda bulundurur, lâkin en unutmamam gereken vakitlerde unuturum. Unuttum yine kalemimi. Ve nice verdiğim sözleri…

Köprüler dediklerim, gerek ürkerek gerek hevesle merak ettiklerim, hepsi yıkıldılar. Çok azını tutabildim, çok az tutunabildim. Yanıldığımı görüyorum.

“Dikkatli ol” dedi.

Her şeyin başladığı ve bittiği yerde yatıyorum. Gözlerim yorgun, kanlı ve zihnim… İçim dışım yer değiştiriyor. Yummadıkça yitiyor, yitiriyorum. Durmam ve gözlerimi yummam gerek.

Toplayacak, kırılanları onaracağım. Ben ki gözlerimi başka yönlere çevirdim aslolan benimleyken. Toplamam, onarmam gerek.

Bir dede, iki sağlam kaburga ve uykular eksik. Şimdilik.

Reklamlar

5 Aralık.

Aralık daha erken bu sene. Eylül sonrasını çiz, bomboş. Hatta burayı toptan çiz aslında.

Zaman kavramının yanıltıcı olduğunu düşünüyor ve fakat yine de alamıyorum kendimi gecikmelerden bazı bazı.

Yoruldum demek çok ayıp.

“Adam yalnız yaşamaz, etrafı ile yaşar” dedi. Yalan yok, sadece biraz anladım. Ben neresindeyim yalnızlığın ya da yalnızlık benim neremde henüz bilmiyorum. Sadece bir apartman çocuğu için iyi sayılabilecek bir seviyede anlayabiliyorum bir çok şeyi. Gerçek hayata dair her şey sokaklarda, hatta bazen sokak bile değil oralar.

Yeni kalemler aldım, eskilerini tüketmiş gibi yapıp etrafımdakileri kandırarak. Renkleri farklı ama yazamadıklarım hâlâ aynı. Ne istiyorum bilmiyorum. Onu, bunu, seni değil ama bir şeyi çok özledim. Ne olduğu hakkında inan en ufak bir fikrim yok. Mecnun’un çöllerini seyrediyorum. Çöl benim değil, hikâyede yerim yok, ama iyi geliyor yine de.

Bazı sorular.

Hiçbir şey yoktu zihnimde, ne bir sahne ne bir söz. Yine de açtım defterimi. Daha ilk sesini mürekkep ile ince ince ıslatamadan kalemim elimden düştü. Çarptı. Kırıldı. Durdu. Uzanıp aldım.

Peki.
Kalem neden düştü? Evrenin uyum içerisinde nihâi sona ilerleyen, görülen ve görülmeyen bu düzeninde kalemin düşmesinin nasıl bir yeri, ne anlamı var? Bugün bu an burada bu kalem düşmeseydi, hangi gün nerede neler nasıl olacaktı? Bugün bu an aslında ne zaman? Burası aslında neresi? Bu kalem aslında kim?

Bütün bunları düşünmek ne kadar gerekli, ya da nereye kadar düşünmek gerekli? Herhangi bir düşüncenin peşi bırakılabilir mi? Düşüncenin önüne zorla geçilebilir mi o ilk soru işaretini çoktan bükmüş olduktan sonra bir zihin? Düşünenlere yapılan zorbalık aslında hep sonradan düşüneceklere emsal oluşturma amaçlı değil mi? Zorbalar bu amacın farkında mı yoksa gerçekten düşünceyi imha ettiklerini mi zannetmekteler?

Kâh kırar kâh yakarlar görebildiklerini, varsın öyle olsun. Kırsınlar, yaksınlar, ellerinden geleni artlarına koymasınlar. Ama o hesap öyle çizilmez, o defter orada kapanmaz. Bir gün bir yerde bir kalem düşer, bir kalem çarpar, bir kalem kırılır. O düşüşün ıslığında, o çarpmanın kıvılcımında, o kırılmanın yangınında boğulurlar.

Kalemim elimden düştü, aklıma çarptı, çarptı, çarptı, durdu. Uzanıp aldım. Cümleleri pek karışık, bazı bazı mesnetsiz, ama mürekkebi daha aydınlık. Başka bir değişiklik yok. Kalemi kırılan kim oldu bilmiyorum.