Petek Perçek.

Durdum. Ekmeğimin üzerine düşen kar tanelerine baktım. Dokunmadım. Duvara yaslandım ve yemeğe devam ettim.

Her şey olur. Hiçbir şey olmaz. Peki sen neresindesin bu deryanın? Hangi sorulara, ne kadar cevap verebileceksin? Ne kadarını görebilecek, ne kadar sevebileceksin?

Olmayan köyünü özleyen bir şehir çocuğuyum. Ne zaman bir soba görsem gidip yanına yöresine yerleşiyorum. Odalarımın en sevdiğim köşeleri, önünde sırtımı yaslayıp sobalı düşlere daldığım kalorifer petekleri.

Ah o odunları ocağa atarken nasıl da mutluyum! Yüzümde parlayan nâr gibi ateş, ahşap pencere kenarlarından üfleyen rüzgârın ve çıtırdayan odunların sesleri… Kestaneden hiç bahsetmeyeceğim bile.

Özledim; nereyi, kimi hiç bilmiyorum, ya da ne kadardır bu peteğin önünde oturduğumu. Gün hâlâ bitmedi. Belki de çoktan bitti, hiçbirimizin haberi yok. İki gözüm seneler geçiyor.

Reklamlar

Bayram II.

Sıcak. karanlığımın melodileri bastırdı, sobanın çıtırtısı duyulmuyor.
Bugün orda da cumartesi mi? sen de beni, benim kadar özledin mi?
Özlemiştim. Kestane yaptım kendime. Üç beş tane çok değil. Tam istediğim kadar. Önce bir haçlı askeri üniforması giydirdim, sonra sobanın üzerine bıraktım. Birer birer. Çok pişirmedim. Tam istediğim kıvamda, hafif çiğ, sert. Tam istediğim gibi.
Alev alev yandığım doğru.
…dedi karanlık şövalye. Sobaya odun attım. Kestane kabuklarını da attım. Bir anda çıtırdadı hepsi. ‘Alevler içinde olan hangimiz’ diye düşündüm. Bilemedim. Kestane kabuklarına sordum.
Yağmur yağsa, uykum kaçsa
…dedi külleri.
Küllerimden doğar mıyım sana doğru?
…dedi karanlık şövalye.
Ben sustum. Bir karanlık konuştu, bir ateş. Rüzgar da mırıldandı ara ara. Ben sadece sustum.

Bayramdı bu yıl bugün. Yıllar önce ise ölüm. O gün diz çöktüğümü hatırlıyorum. Yalnızca diz çöktüğümü hatırlıyorum. O günden beridir huzur arıyorum burada. O güne kadar aramaya ihtiyaç duyulmadığını sonradan fark ettim. O günden beridir bir taş, biraz toprak, bir iki çiçek.

İçinde hiçbir şey yok.
İçimde hiçbir şey yok.