Işık.

Beyaz bir gömleğim var, sakallarım uzadı.

Hangi fırtınada batan, hangi geminin külleri bunlar? Kırık, dökük, yaşlı ağaçlar. Yıkık bir kulübe var az daha ileride. Terk edilmiş diyarlar. Her şey soluk, deniz bile, gök bile. Birazdan kafamı çevireceğim güneşe doğru ve yalnızca eski bir resim kalacak geriye. Suyu adımlayacağım ardımda minik izler bırakarak. Ellerinden tutacağım yüreğimin en derininde gezerken.

Parlak, sıcak, mavi ve sarı bir kumsalda yürüdüm. Kısa kısa, kesik kesik. Hepsini hissettim, hepsini gördüm.

Beyaz bir gömleğim var, ve evet, sakallarım uzadı. Aslında sadece o kadar.

Reklamlar

Kumsal.

Uçtum, yüzdüm, yoruldum. Tüm notaları susturdum, yalnızca bu ilk sonbahar rüzgârı tıngırdatıyor yaprakları. Bu buzdan güneş tam aradığım.

Sen o kadar beyaz, ben o kadar turkuaz ve her şey o kadar gerçekti ki zamanı durdurdum yıllar sonra. Bir kale yapıp kulesine iliştirdim seni âşık olmamak için ama nâfile; öyle sarışın estin ki omzuna kumlar düştüğünde, dalga dalga güneşle doldu ciğerlerim. Ben eline uzandım ve akmaya başladı kum taneleri avuçlarımızdan. Başını omzuma yasladığında ise çoktan doğmuştu yıldızlar.

Okumaya devam et “Kumsal.”

Ne güzel dönüyorsun…

Ah… Ne güzel dönüyorsun…

Görmüyorum ben sen kapayınca gözlerini, biraz daha bak bana. Ne cümleler unuttum siyahında, şu uçsuz bucaksız denizin mavisi bile söndüremedi büyülü karanlığını. Ne nefeslerim eridi yitti teninde, hepsinden vazgeçtim, varsın hiç yanmasın mumum. Hiçbir yerde olmak istemedim burada olmak istediğim kadar. Palmiyeler, kumsal, dalgalar… Avuçlarında yaz, eteklerinde bahar…

Ah… Ne güzel dönüyorsun… Dünyalar kıskanır…

Her sessizliğimde sen varsın, her tazeliğinde sabahın ve güneşin batışına eşlik eden her esintide. Hayal ağacından sayfalar, anka tüyünden kalemler eskittim. Mürekkebi tükendi gözlerimin ama hâlâ adını yazamadım ben; elimi tut!