Tanı ve güven.

Okumaya susadığım kitaplar var. Bitmesin diye başlamadıklarım bir de, yazıldığı an bittiklerinden bihaber. Hikâyeler, masallar, meseller…

Yağmur yağarken değil de, yağdıktan hemen sonra iki aradan bir dereden güneş göz kırpar, toprak ciğerlerime dolarken özlüyorum her şeyi.

Kapılar orada ve köprüler. Sen geçeceksin. Vaktin gelene dek, sükût edip bekleyeceksin.

“Tanı” ve “güven”.

Reklamlar

Peki.

– Dur. Bir şey söyleme. Bekle.

Peki. Duracağım, susacağım, bekleyeceğim. Peki ne zaman geleceğim?

– Sabret. Daha zamanın gelmedi.

Peki. Sabredeceğim. Peki bu gürültüsü sokakların, bu kara duman, peki ya bu rüzgâr esecek mi yine?

-Sabret. Gününü bekle ki sözün yerde kalmasın. Bu dediğimi unutma.

Peki. Sabredeceğim. Ama sanılmasın ki susmam bilmediğimden. Bilen biliyor.

– Aferin. Ben adamımı doğru seçtim. Günü gelecek, söyleyeceksin.

Ağustos.

Olabildiğine gri ve kahverengi bir günün ardından güneş doğdu akşam saat sekize yirmi dört dakika kala. Masamı, kitabımı, defterimi ve yer yer kendimi yakıp güneşin şu rengini aramak istedim alevlerin arasında. 
Biri artık bu müziği durdurmalı. Susulsun istiyorum.
-20 Ağustos, bizzat kendisi-

Susulsun istemiş ve susmuşum. Ağustos yazmadan geçti, ve az okuyarak.

Sabır ile ilgili bir şeyler yazabilmek, bir şeyler yazabilecek kadar bilmek isterdim. Ne biliyor, ne yazabiliyor ne de sabredebiliyorum.