Veda. II.

“Ben yetişmiş bir meyvayım, beni tutan sap inceldi artık pıt der düşebilirim her an, hakkını helâl et.”

Gözlerinin içine bakmayı becerebildim alnım omzuna düşmeden önce. Bana bunu söylerken bile aslında benim kendisine borçlandığım adam benden helâllik istiyordu. Yorgundu, çok yorgundu. Ellerinden, yüzünden, gözlerinden, sesinden okunuyordu yorgunluğu. Olmuştu; aynen tarif ettiği gibi bir meyvaydı ve artık sahibine, ona hayat verene dönmek istiyordu.
Gözümün içine baktı, bugüne dek hep gözümün içine baktı zaten.

Okumaya devam et “Veda. II.”

Reklamlar

Vedalar.

Bulut oldum, yüzüyorum. Sonrasındaki fırtınayı bile bile huzurla seyrediyorum. Sessizlik masmavi. Doluyorum.

Gidenler var, ve yakında gidecekler. Sormak istediğim o kadar çok şey varken…

-Öğreneceklerini öğren, yarına bırakma.

Farkındayım kapımdaki büyük yalnızlığın aslında, yine de başkasından duymak bir garip. Çok daha önce de söylenmişti oysa. Erteliyor insan düşünmeyi, bilmiyorum, belki de ben erteledim hep. Şimdi gözümü her yumduğumda başka bir hikâye, başka bir veda. Ellerine uzanabilecek kadar güçlü müyüm bilmiyorum, ama sen tutarsan bırakmam, biliyorum.

-Olmaz. Birine bu yöne git deyip, sonra yarı yolda bırakmak olmaz.

Ben yönüme döndüm, yoluma durdum. Teşekkür ederim, edeceğim.

Son.

Durdu zaman. Rüzgâr durdu. Yavaşladı tüm sesler, yalnızca bir keman. Başka duyan yok gibi.

Lütfen uyan!

En çok beyaza yakışır kan kırmızısı. O yüzden beyaz gömleğimi giydim bugün. Gözlerini bana her çevirdiğinde çok yakışıklıyım.
Gözlerin doluyor. Korkuyorsun.
Akın akın yalnızlık. Elimi tutuyorsun. Nabzın yüksek, benimki kayıp. Ağlıyorsun.

Kâbus mu bu? Hadi kalk n’olur!

Kader utansın. Umarım kızmaz, küsmezsin bana. Bir daha böyle ağlayamayacaksın, hiç fırsatın olmayacak. Bırak aksın. Bıraktıkça bana yaklaşacaksın.
Ne güzel bu elbisen. Gözlerin gözlerimde son bir kez dans etsen?