Bardağa doldurmadan.

Ufukta dağlar sıra sıra, kahve yeşil. Dağların arasından sızan bir nehir, ‘ab-ı hayat’ yazıyor sanki mavisinde. Nehre meyleden ağaçlar ve bacası tüten bir ev ağaçların peşinden, iki pencereli tek kapılı. Kıpkırmızı elmalar, sapsarı bir güneş, belki bir iki de martı hayal meyal…


Eski resimler, eski renkler… Salıncak yılları…

Masum satırlarda boya kalemleriyle yapılıyordu edebiyat. Kâh kağıdını kokluyor, kâh köşemizi yakıyorduk. Ne depremler, ne fırtınalar…

Öyle sazlı sözlü divane, şarkılı türkülü yalan değil; az, öz ve soğuk “seviyorum seni” artık. Hiç dokunmadan, yalnızca gözlerinden… Bardağa doldurmadan, kana kana şişeden…

Reklamlar

Ne güzel dönüyorsun…

Ah… Ne güzel dönüyorsun…

Görmüyorum ben sen kapayınca gözlerini, biraz daha bak bana. Ne cümleler unuttum siyahında, şu uçsuz bucaksız denizin mavisi bile söndüremedi büyülü karanlığını. Ne nefeslerim eridi yitti teninde, hepsinden vazgeçtim, varsın hiç yanmasın mumum. Hiçbir yerde olmak istemedim burada olmak istediğim kadar. Palmiyeler, kumsal, dalgalar… Avuçlarında yaz, eteklerinde bahar…

Ah… Ne güzel dönüyorsun… Dünyalar kıskanır…

Her sessizliğimde sen varsın, her tazeliğinde sabahın ve güneşin batışına eşlik eden her esintide. Hayal ağacından sayfalar, anka tüyünden kalemler eskittim. Mürekkebi tükendi gözlerimin ama hâlâ adını yazamadım ben; elimi tut!