Bazı sabahlar.

Uzun süredir görüşülmemiş arkadaşlar ile zaman içinde ortak sohbetlerin bir bir yitirilmesi sonucu sıkıntıdan sıkıntıya gark olunan bir mecliste, peşi sıra açılan birbirinden habersiz mevzulara dair olasıya devrik cümlelerin ince ince dokunup nihayete vardığı noktada bana başka bir dilde daha “soyun” demeyi öğretmesi değilse nedir kaderin cilvesi?

İyileşmeden uyandığım sabahlar ile dolu bu ev, yenildiğim ama yenilenmediğim gecelerin ardından, zevk uğruna devrilip anlamları sağa sola saçılan son cümlelerini tutamadığım gün daha doğmadan.

Reklamlar

Bazı sorular.

Hiçbir şey yoktu zihnimde, ne bir sahne ne bir söz. Yine de açtım defterimi. Daha ilk sesini mürekkep ile ince ince ıslatamadan kalemim elimden düştü. Çarptı. Kırıldı. Durdu. Uzanıp aldım.

Peki.
Kalem neden düştü? Evrenin uyum içerisinde nihâi sona ilerleyen, görülen ve görülmeyen bu düzeninde kalemin düşmesinin nasıl bir yeri, ne anlamı var? Bugün bu an burada bu kalem düşmeseydi, hangi gün nerede neler nasıl olacaktı? Bugün bu an aslında ne zaman? Burası aslında neresi? Bu kalem aslında kim?

Bütün bunları düşünmek ne kadar gerekli, ya da nereye kadar düşünmek gerekli? Herhangi bir düşüncenin peşi bırakılabilir mi? Düşüncenin önüne zorla geçilebilir mi o ilk soru işaretini çoktan bükmüş olduktan sonra bir zihin? Düşünenlere yapılan zorbalık aslında hep sonradan düşüneceklere emsal oluşturma amaçlı değil mi? Zorbalar bu amacın farkında mı yoksa gerçekten düşünceyi imha ettiklerini mi zannetmekteler?

Kâh kırar kâh yakarlar görebildiklerini, varsın öyle olsun. Kırsınlar, yaksınlar, ellerinden geleni artlarına koymasınlar. Ama o hesap öyle çizilmez, o defter orada kapanmaz. Bir gün bir yerde bir kalem düşer, bir kalem çarpar, bir kalem kırılır. O düşüşün ıslığında, o çarpmanın kıvılcımında, o kırılmanın yangınında boğulurlar.

Kalemim elimden düştü, aklıma çarptı, çarptı, çarptı, durdu. Uzanıp aldım. Cümleleri pek karışık, bazı bazı mesnetsiz, ama mürekkebi daha aydınlık. Başka bir değişiklik yok. Kalemi kırılan kim oldu bilmiyorum.